Şubat 26, 2006

HİARRRGH!


Uzun zamandır blog'a yazmıyorum. Yazan yerlerim dergiye çalışıyor çünkü. 10 gündür, aralıksız. Biraz istim atayım diye buraya geldim. İyi mi ettim? Evet, evet iyi ettim! Kırdım çünkü kafayı, kırdım ama değdi. Bir dergi yaptık ki, mmh, barnaklarınızı yiyeceksiniz. Alın işte size, Level'ın sitesinden koymadan 2 gün önce kapağı da koyayım şuraya. Oooh!
Bitiyor mu dergi bu gece? Hayır, daha dümbük Tuğbek'in donanımı var. Yani bu gece de sabahlıycaz. Yarın akşama kalabilir dergi, korkuyorum. Uyumak, film falan izlemek, masada yemek yemek istiyorum. Medeniyetin balından kaymağından yemek istiyorum. YİM olsam da ben de insanım, ühühüh!
Hadi aslanım, hadi Sinanım, yörü. Yatmıycaz kalkıcaz, yatmıycaz kalkıcaz biticek...
Gaydırı guppak cemileee!

Notingen: Densizin birisi benim Level forum şifremi bulmuş her nasılsa, Cumartesi-Pazar günleri atılan hiçbir Blaxis nick'li mesaj bana ait değildir.

Şubat 14, 2006

388@0

Az önce uzun zamandır beklediğim bir filmden geldim: Dabbe. Fiiii tarihinde bir kısmını izlediğim traji-komik bir Türk yapımı korku filminden sonra (Exorsist'in Türk versiyonu muydu neydi) hep düşünmüşümdür: Acaba ne zaman gerçek bir Türk yapımı korku filmi izleyeceğim? Veya, izleyebilecek miyim?

Sanırım bu gece bu sorumun cevabını aldım. Sinemada arkamızda oturan ve her sahnede gülerek filmin içine etmeye başlayan güruhu "çocuklar ya izleyenlere saygı duyun, ya da çıkın" diye nazikçe susturduktan sonra, açıkçası, bayağı gerildim.

Japon korku sinemasını pek sevmem, yönetmen Hasan Karacadağ'ın bazı filmlerin ekibinde önemli çalışmaları olduğunu bildiğim için filmde neyle karşılaşacağımı az çok tahmin ediyordum. Yine de filmin beni şaşırttığını söylemeliyim, hem olumlu, hem de olumsuz yönlerden.

İlk önce negatif enerjiyi bir üstümden atayım: Filmdeki oyunculuk berbat. Hani ecnebilerin bir lafı vardır, "It sucks!" diye. İşte öylesine berbat. Bazı sahnelerde izleyenin kanı donmaktan "şimdi sen bu sahnede korkuyorsun" "nasıl korkayım?" "kork işte, doğaçla" denildiğini zannettiğim oyuncuların pozları kurtarıyor. Ayrıca, senaryo uygulanışında da bazı büyük aksaklıklar var. Yani spoiler vermek istemiyorum ama, "damarlarınız çatlarken" telefonunuz çalsa açıp konuşur musunuz? Bilemiyorum.

Ya yönetmenin, ya ses teknisyeninin, ya da ikisinin birden Dabbe için geliştirdikleri özel "izleyicinin kulağına tecavüz etme" ses kullanımına hayran kaldım. Hayatımda ilk kez bu filmin bazı sahnelerinde kulaklarımı tıkamak üzere hissettim kendimi. Metalik ve elektronik seslerin distort edilip, en tiz haliyle 10-15 saniye kulaklarınıza pompalandığı 1-2 sahne var ki, eğer yarın sağır kalkarsam kimi dava edeceğimi biliyorum.

En büyük şikayetim ise filmin "BÖH! KORKU!" formülünü her yerde ziyadesiyle uygulaması. Bir süre sonra siz de "ÖEH! YETER!" formülünü uyguluyorsunuz, ama işe yaramıyor.

Amaaaa, itiraf edeyim, korktum. Bu öyle "böh korku" anlarındaki korku değil de, filmde verilen his ve başarısız gibi görünen parçaların bir araya gelmesiyle oluşan bir his. Özellikle dini inanışlarınız ve doğa üstü olaylara ilginiz varsa, filmin etkisini zamanla daha fazla hissetmeye başlıyorsunuz. Filmden sonra kız arkadaşımla tavuk kemirirken "al işte, bir başka hayal kırıklığı daha!" yorumunu yapmış olsak da, bir şekilde zihninize yerleşiyor. Gerçi, senarist birçok olayı kendine göre "yorumlamış" ama olsun.

Dabbe'ye giderken şunu bilin ki filmi sevme potansiyeliniz ne kadarsa nefret etme potansiyeliniz de o kadar. The Ring veya The Grudge gibi prodüksiyon bütçeleri yüksek filmlerle karşılaştırmaya hazır bir şekilde sinemaya giderseniz, üzüleceksiniz.. Oldukça başarılı olan efektlerini saymazsanız Dabbe, The Blairwitch Project gibi daha amatör, daha çok kültbir yapım. Ama şimdiye kadar izleyip de beğendiğim az sayıda Türk filminden biri ve ilk Türk yapımı korku filmi (birisi bana çok kızacak :) . Siz gidip de beğenmezseniz kapıma gelmeyin (yerim yurdum belli ya, ondan diyorum), budaklı odunla kovalarım. Ve uyarmadı demeyin, sağınız solunuz korktuğunu gülerek gizlemek isteyecek güruhlarla dolu olacaktır.

"Onlar sizi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden izler..."

Şubat 07, 2006

Bir efsaneydi, efsaneydi Türk Telekom olmak!

TT hakkındaki saçmalıkları biriktirmek gibi bir misyon edindim sanki. Son birkaç gündür yurtdışı çıkışlarında yaşanan yavaşlık ve kopmalar az önce canıma tak etti ve Türk Telekom'u aradım. "Yurtdışı bağlantılarda sorun mu var" soruma "evet" cevabı almaya şaşırmadım. Sonuçta geçen ay başımıza gelenlerden sonra (bkz. Level Şubat - Bilen Adam) hiçbir şey beni şaşırtamazdı.
Veya öyle mi? "Peki arızanın ne zaman giderileceğini biliyor musunuz?" soruma call-center görevlisinin cevabı beni benden aldı:

"Arıza teknik bir arıza olduğu için zamanı değişebilir"

Hmmmm.... Demek ki arıza teknik bir arızaymış. Ama teknik olmayan bir arıza olsa şappadanak cevap alacakmışım. "Türk Telekom'da teknik olmayan nasıl bir arıza oluşabilir" sorusu üzerine 2.5 dakikalık, uzun bir beyin fırtınası geçirdim:

"Evet beyefendi. Şu anda organik bir arıza yaşıyoruz. Müdürümüzyurtdışı bağlantılarını diliyle kontrol ederken soğuktan yapıştı. 15 dakika içinde sıcak su döküp sorunu çözeceğiz."

"Evet beyefendi. Şu anda psikolojik bir arıza yaşıyoruz. Bir arkadaşımız şizofren, ana router'ımızın kendisini içine çekip üzerinde deneyler yapmak isteyen uzaylıların üssü olduğunu zannederek baltayla ortadan ikiye böldü. Yenisinin gelmesi bir hafta sürecek."

"Kusura bakmayın beyefendi. Ruhani bir sorunumuz var. GhostBusters ekibini çağırdık ama uçakta yer bulamamışlar. Vakumlarını gümrükten geçirebilirlerse 3 gün içinde sorun çözülecek."

Şubat 05, 2006

Katamari'yi seviyorlar


Zaman gayet efendi, kendi halinde akarken bir noktada internet icat oldu. Belki mertlik bozulmadı , ama tuhaf şeyler olmaya başladığını kabul etmek gerek. Nasıl olduğunu anlamadığımız şekilde bizim Mahir'in dünya çapında ünlenmesinden, birbirini hiç tanımayan yüzlerce insanın bir forumda kesin bir saat belirleyip New York'un en ünlü müzesinde "Burada domates satmalısınız!" diye bağırdıktan sonra deli gibi sağa sola koşturmalarına kadar tuhaf şeyler. Özellikle de işin içinde Japon icadı olan çekiç kafalı, 1 santimetre boyundaki ve işi gücü tuhaf şekilli bir topu yuvarlamak olan "Tüm Kozmoz'un Prensi" varsa, iş tamamen çığırından çıkabiliyor.

Oynayan herkesin üzerinde bir şekilde etki bırakan Katamari Damacy oyunundan bahsediyorum. Ülkem insanları Knight Online'dan, PES'den, CS'den kafalarını kaldırsalar bile içinde top olan bu tür "gay" oyunları kabul edemeyecekleri için pek bilinmese de, Katamari Damacy çok üstün bir zeka ürünü bir oyun. Tek yaptığınız yapışkan bir top olan Katamari'nizi yuvarlamak ve üzerine yapıştırdığınız nesnelerle büyümesini sağlamak. Hepsi bu. İlk başta toz yumağı, çer çöp, ataç, düğme topladığınız Katamari'nizle birlikte siz de giderek çığırdan çıkmaya başlıyorsunuz. Kuş, kedi, top, insan, araba, ağaç, bina, gökdelen, ada, gezegen... Sanırım anladınız. Denemediyseniz, yeterince tuhaf değilsiniz demektir.

Ama denediyseniz bile sizden tuhaf olanlar da var. Tüm dünyada anlamsız bir şekilde bir "internet kültürü ikonu" olma yolunda hızla ilerliyor Katamari Damacy. Eurogamer.Net sitesinin yaptığı bir araştırmada, oyundaki karakterlerin ve diyalogların dünyanın en olmadık yerlerinde insanların karşısına çıkması anlatılıyor. Katamari şeklinde pastalardan, alakasız tuvalet kapılarına çizilmiş "King of All Cosmos" grafitilerine (Oooh! I feel all the cosmos!), dikiş nakış setlerinden gün batımına karşı zıplaya zıplaya gezen Prince of All Cosmos tiplemelerine kadar, bir manyaklık haline gelmek üzere Katamari Damacy, hatta gelmiş de geçmiş bile!

Ülkemizde görsek bu tür şeylere alışabilir miyiz? Vitrin mankenlerine tecavüz edilen, sonra da sarılıp uyunulan; izinsiz gösteri yapıyorlar diye polislerle palyaço ve ibişlerin çatıştığı; mağaza açılışında kurban kesilirken dua eden Donald Duck ve Mickey Mouse'un görüntülendiği bir ülkede yaşıyoruz. Taksim meydanında Prince of All Cosmos kılığında gezen bir cosplay'ciye "Dur bak kozmoz öyle hissedilmez, böyle hissedilir..." diye girişile de bilir, gayet normal de karşılanabilir. Denemek isteyen?


"All your bases are belong to us!"

Şubat 04, 2006

Uzman Sorusu: MGS filmini kim yönetecek?

Eninde sonunda bir Metal Gear Solid filmi çekilecek. Hideo Kojima henüz resmen kabul etmemiş olsa da, bu olacak. Hatta bir rivayete göre Konami filmin bir "beta" senaryosunu hazırladı ve çeşitli yönetmenlere göndermeye başladı bile. Yıllardır Snake'i kimin oynayacağını (ne!? filmde mi oynayacağım?!?) tartışıp duran bizler için bu iyi bir haber.

Ama kötü haber tez duyulur kuralına uygun olarak, MGS filmi konusunda nette korkunç bir haber yayıldı: Filme yönetmen olarak Uwe Boll düşünülüyordu! O Uwe Boll ki ömrünü oyunların rezalet ötesi filmlerini yaparak, oyunların dünyanın gözünde daha da düşmesine adamış bir insan evladı, Metal Gear Solid gibi bir oyun olmaktan öte, bir efsane, derinliği ve kareografisiyle herhangi bir aksiyon filmini ona katlayan bir interaktif tecrübeyi çekecekti ha? "Uwe Boll" kimdir diyorsanız, bazı çalışmaları: House of the Dead (IMDB notu: 10 üzerinden 2.1), Alone in the Dark (IMDB notu: 10 üzerinden 2.2) ve Blood Rayne (IMDB notu: 10 üzerinden 2.3). FarCry, Dungeon Siege, Postal ve Fear Effect'in filmlerini de şu anda çekiyor (çekmez olasıca!)

İşte böylesine yeteneksiz bir yönetmene (bazıları bu kadar başarısızlığı ardarda sıralayanlara "kült" dese de, ben yeteneksiz demeyi tercih ediyorum) MGS gibi bir eserin yönetmenliğini neden vermek istesinler? Üstelik Uwe Boll da internet oyun portal 1UP'a verdiği röportajda, filmin senaryosunun kendisine gönderildiğini onaylamıştı!

Ardından bir MGS filmi çekilecekse, onun yönetmeni olmasını dilediğim, Snake'i beyaz perdede yönetmek söz konusu olduğunda fikir beyan etme hakkına sahip olan tek kişiden kesin açıklama geldi. Hideo Kojima kişisel blog'unda (biraz acımasızca da olsa) aynen şöyle dedi:

"Absolutely not! I don't know why Uwe Boll is even talking about this kind of thing. We've never talked to him. It's impossible that we'd ever do a movie with him."

yani

"Kesinlikle olmaz! Uwe Boll'un böyle bir şeyi neden söylediğini bile bilmiyorum. Onunla hiç konuşmadık ve onunla bir film yapmamız imkansız."

Evrensel dilde dedikleri gibi.... OHHHHH!...

Benim hiç LEGO'm olmadı amca...

Biz LEGO Star Wars'a bu yılın "En hoş sürpriz oyunu" ödülünü vereduralım, yapımcı Traveller's Tales'in oyunun ikincisini yapmaya başladığı rivayetleri kulağımıza çalındı. Bu kez Episode 4-5 ve 6'yı konu alacak oyundaki ilginç bir yenilik de var: Topladığınız Lego parçalarıyla kendi araçlarınızı, uzay gemilerinizi ve hatta kendi Star Wars karakterlerinizi yapabileceksiniz. Nasıl garabet şeyler çıkacak ortaya merak ediyorum :)

Küçükken hiç Lego'm olmadı ve bu yüzden inşaatlardaki Ytong'ları üstüste dizerek birşeyler yapmaya uğraşırdım. Fakirliğin gözü kör olsun! (nankör herifin tekiyim vesselam)

Şubat 03, 2006

"Ekbenk! Vat e *********!!!"

"Bir gün bir Amerikalı, bir Japon, bir de Türk..." temalı Akbank reklamına uyuz olan benden başka birisi var mı? Amerika'lı teknolojiyi icat etmekle, Japon geliştirmekle övünürken Türk ne yapıyor? Sıfır çalışmayla, telefonla kredi almakla övünüyor. Sanki kredi alıp cayır cayır harcamak matah bir şeymiş gibi Türk'ün bir de "ohoo, bırakın bunları..." deyişi yok mu. Kap odunu makinistin yanına kadar kovala herifi! "Lütfen sayın ajanslar, reklamlarda verdiğiniz mesaja azıcık daha dikkat edin" diyeceğim burada, ama yarısı boşa gidecek...

Bu arada yaz aylarından birinde (hepsi birbirine benziyor, karıştırıyorum) bir akşam üstü yorgunluk atmak için derginin karşısındaki pastanede otururken açılan ultra geyik sonucunda reklam dünyasının en iyileri ve en kötülerini seçmiştik. Uzun tartışmalar sonunda Fırat, Gorcan The Abi, Oğuz ve bendenizden oluşan yüksek konsorsiyum'a göre

EN İYİ REKLAM: Regal (çataaaaa!)
EN KÖTÜ REKLAM: Nazo meyva suları (var mı nazooo gibisiii???!)

olarak belirlendi... Vatana millete hayırlı olsun...

Tycoon deyip geçmeyin sakın!


Birden aklıma geldi: İki vakte kadar Tycoon City: New York adlı bir oyunla karşılaşabilirsiniz. Sakın ola ki adında "tycoon" geçiyor diye oynamamazlık etmeyin. Tam anlamıyla Sim City delilerini mest edecek bir oyun. Arabirimde ve kontrollerde getirdiği birkaç zekice numarayla oynanması inanılmaz kolaylıkta ve zevkli bir yapım. Yapanları bir önceki oyunu Monopoly Tycoon da çok iyiydi, Tycoon City de ondan aşağı kalmıyor. "Piyasadaki bunca güzel oyunun arasında" gözünüzden kaçabilir diye kısacık bahsedeyim istedim (sarkastik Blax ON. Yığdınız yine yılbaşına herşeyi, kuruttunuz bizi...)

You call me a boy, "Fanboy" ?

Son bir yıldır birileri bangır bangır bağırıyor: "PC oyunculuğunun sonuna geldik! Yeni konsollar PC'lerin canına ot tıkayacak!" diye. İlk başlarda içimden gülümseyerek dinliyordum bunları. Ama baktılar PC'ciler de "hıhı, evet, haklısınız galiba" demeye başladı, seslerini yükseltmeye başladılar. Bunları hem Türkiye, hem de yabancı forunlarda görebilirsiniz. "Fanboy" denilen, bir konsola takıntılı olup, diğer her şeyi düşman olarak görenler işte bunlar. Ama aralarında oyun piyasasını sıkı takip edip PC oyunculuğunun sonunu gördüğünü düşünenler de var. Ve bazıları insanları kendilerine inandırabiliyor...

Peki haklılar mı? Hayır, hem de kesinlikle hayır. Sektörü bildiğini zanneden ama aslında yüzeysel bakan birisinin savları şunlar olacaktır:

A- Konsollar artık oyun piyasasını yönetiyor. Piyasanın %80'i konsolların elinde. PC sadece %20'ye sahip ve yapımcılar için giderek çekiciliğini yitiriyor.
B- 144 milyon kişinin konsolu var.
C- Fiyat konusuna ise hiç değinmeyelim. Üst düzey bir ekran kartı fiyatına 1 XBox 360 Premium paket, artan parayla da yanına çerez niyetine bir tane de PSP alırım.
D- Yeni nesil konsollardaki teknolojilere yetişebilmesi için PC'nin daha en az 1 yılı var.

Oysa sektörü gerçek anlamda tanıyan birisi, bu savları nasıl çürüteceğini de bilir:
A- %80'lik konsol dilimi şöyle dağılıyor: %56 PS2 (101.7 milyon adet, 200 bin tanesi Türkiye'de bu arada), %12 XBox (21.9 milyon adet), %12 Nintendo (20.6 milyon adet çoğu Japonya'da). Yani PS2'den sonra en güçlü oyun platformu, hala PC.
B- Peki kaç kişinin PC'si var? Tahminler minimum 500 milyon civarında olduğu. Yani rakamlar yine PC'den yana.
C- Evet, bu konuya değinmesek iyi olur. Ama şunu unutmamalı ki, bir PC sahibi, makinasına 300 dolarlık yeni ekran kartını monte ederken şundan emin oluyor: Az sonra oyunlardan çok daha fazla zevk ve performans almaya başlayacak. O 300 dolar için özel olarak geliştirilmiş, yeni bir teknolojiyi kullanacak. İsterse kullanmaya da bilirdi, ama madem parası var, kendini kısıtlı teknolojiye hapsetmek zorunda değil.
D- VOOİİİK! Yanlış. ATI'ın yeni X1900XT serisi ekran kartları 48 piksel shader kanalı ile bomba gibi düştü piyasaya. İki X1900XT kartını Crossfire ile paralel çalıştırdığınızda teorik olarak Xbox 360?ın paralel çalışan toplam 96 P.S. kanalı sayısına ulaşılıyor. Evet, iki kartın toplam fiyatı 1300 dolar olabilir ve evet, 360'ın teknolojik üstünlüğü sadece shader kanallarından gelmiyor. Ama burada PC karşıtı çığırtkanların savı fiyat değil, teknolojik olarak PC?nin bu makinaya yetişmekte düşeceği acz idi. Playstation 3'ün çıkmasına daha 1 yıl var ve görünen o ki "XBox 360 vs PC" karşılaştırmasında dengeler tahmin edilenden çok daha hızlı şekilde PC'den yana değişiyor.

Yanlış anlamayın, ben de bir PC fanboy değilim. Her konsolu eşit derecede seviyorum. Playstation 2'deki MGS3 ve PES'i, XBox'ın Ninja Gaiden'ını, Gamecube'ün Zelda'sını pek az PC oyununa değişirim. Ama PC "hater"lara katlanamıyorum. Çok bağırıyorlar, ama çok şey bilmiyorlar. Bu konuda bir makale ve araştırma yazısı hazırlıyorum. Eğer son zamanlarda anlamsızca PC'nizden soğumaya başladıysanız, Mart'ta bu makaleyi LEVEL'da okuyunca o ateş yeniden harlanacak. Ve o zaman "fanboy"ları susturacak daha çok sav olacak elinizde.

Yorum yazarsanız klavyenize ne olur?

Ey ruh! Eğer geldiysen iki kalem yorum yaz (comment). Kendi kendime mi konuşuyorum diye merak ediyorum!

Şubat 02, 2006

Please Insert Coin Into Your Xbox 360


"Dijital oyun dağıtımı sistemleri" (digital distribution) geliştikçe orijinal oyunlara sorunsuz ulaşmanın yolları artıyor (bkz. gümrükte oyunlara tekme tokat girişen memurlar). Ama geniş bant internet ve yarı yarıya dijitalleşmiş yaşamlarımızda hiç akla gelmedik bir şey oldu: Microsoft'un Xbox 360'sında bu dijital dağıtımın çok ilgi çekici bir retro versiyonu hayata geçti.

Nasıl mı? Şöyle; biliyorsunuz Xbox ve Xbox 360'ın Live! adı altında çok gelişmiş bir online sistemi var. Buradan Xbox 360'ında harddisk bulunan (şanslı azınlık ötesi insanlar) shareware oyunlar ve çıkmamış oyunların demolarını indirebiliyor. Çok yakın zamanda bunlara eski ve popüler oyunların çok ucuz versiyonları da eklenecek.

Gauntlet ve Street Fighter 2 Capcom tarafından Xbox Live Arcade'e uyarlanacak ilk oyunlar. Bu oyunları isterseniz 5 dolara 360'ınıza (360'ınız??? beni de çağırın!) indirebileceksiniz. İsterseniz de (şimdi sıkı durun) çeyrek dolara oyunu kaybedene kadar veya oyundan çıkana kadar oynayabileceksiniz! Tıpkı eskiden "Ateri" salonlarında makinalara jeton atmamız gibi, düşünebiliyor musunuz heyecanı??? "Peki bu nasıl olacak?" derseniz, bu eski oyunlar zaten çok az RAM harcadığı için, makinanın belleğine geçici olarak yazılacak ve siz "yandığınızda" bellekten silinecek... Yaşasın nostalji diyorum ve ekliyorum: GELSİN ARTIK ŞU BİZİM 360, EY SEVGİLİ GÜMRÜK!!!

Şubat 01, 2006

S.T.A.L.K.E.R.'ın yalan olması mümkün mü?


Burada oyunlar ve dergi ile ilgili konuların haricinde yazacağım diye düşünüyordum ama bütün gün insanın gözünün önünde olunca bu pek mümkün olmuyor. 2 gün önce gözüme çarpan bir "firma içinden çok gizli bir sızıntı"da, STALKER'ın (noktasız yazıyorum diye kusuruma bakmazsınız umarım) yapımcı ekibi GSC'nin yıllardır herkesi kandırdığı ve oyun motorunun hala bitirilmekten çok uzak olduğunu okudum. GSC son zamanlarda yapım ekibinden birçok kişiyi işten çıkartmış ve daha da kötüsü, STALKER'ın yapım aşamasıyla ilgili doğru düzgün dokümanlama yapmadıklarından oyunun dağıtım hakları elinde olan THQ, oyunu alıp başka bir yapım ekibine de veremiyormuş. GSC'den kuş uçuran kişi "şu anda bu projeyi kimse bitiremez, program kodları bile param parça halde" diyordu.

Bu haberden 24 saat sonra tüm basına GSC'den gönderilen resmi bir e-posta ve oyunla ilgili bu rivayetleri yalanladı. 40 kişilik ekipten sadece 5'inin işten çıkartıldığı, işten çıkartılanların da oyunun grafik aşaması bittiği için grafikerler olduğu söyleniyordu. Bugün GameSpot dahil birçok sitede yayınlanan THQ kaynaklı haberde ise, oyunun çok yakın zamanda beta testine gireceğini söyleniyor ve bundan sonra başka bir "gecikme" yaşanmayacağı iddia ediliyordu.

Benim fikrimi soracak olursanız, bundan 5 sene önce ilk duyurulduğunda (o zaman oyunun ismi Oblivion Lost'du) biraz heyecan vericiydi. Ama oyunla ilgili son zamanlarda gördüğüm videolar pek iç açıcı değil. Grafikler yeni nesil gibi görünse de, çok fazla takılmalar yaşanıyordu. Oynanışla ilgili de ciddi şüphelerim var ve her şey bir yana, oyunda kullanılacak 4 araçtan üçünün hurda bir kamyon, bir traktör ve hurda bir Skoda olması oyunda gerçekçilik adına eğlenceden fazlasıyla vaz geçildiğini düşündürüyor bana.

Kötü veya değil, 5 sene bekledikten sonra bu yıl içinde sonunda oynayacağız sanırım şu oyunu. Oyunla ilgili çıkan rivayetler asılsız olsun veya olmasın, önemli değil bence. Birşeylerin harekete geçmesini sağladı bu haberler. Aylardır sesi çıkmayan yapımcıların sıkı bir dürtüklenmeye ihtiyacı varmış demek ki.